AYAĞINIZA TAŞ DEĞMESİN!

Artun Sucuoğlu

Son günlerde herkesten ve herşeyden korkar olduk. 30 Ekim'de yaşadığımız deprem ve virüs kapma, hasta olma ve hatta ölüm korkusu bir taraftan; işsizlik, aç kalma ve gelecek korkusu ise diğer taraftan hepimizi esir aldı.

 Coronavirüs yüzünden adeta feleğimiz şaştı...

Öyle bir hale geldik ki, eskiden en küçük rahatsızlığımızda koşa koşa gittiğimiz hastanelerin sokağından bile geçmek istemiyoruz artık. Başı ağrısa,dişi ağrısa doktora koşan hastalık hastası insanlardan eser kalmadı ve hastanelerin bekleme salonları şimdilerde bomboş. Zorunlu olarak işi düşenler, işleri biter bitmez kaçarcasına uzaklaşıyorlar hastanelerden. Açıkçası, bugünlerde kimse hasta olmak istemiyor...

Hasta olma korkusu ile hastaneye gitme korkusu iç içe geçmiş vaziyette. Bel tutulması veya baş ağrısı gibi rahatsızlıkları bırak, kalp çarpıntısının bile neredeyse hiçbir önemi kalmadı artık. Çünkü her hastalığın yolu hastaneden geçiyor ve hastaneye gidip virüs kapma korkusu hepimizi tedirgin ediyor. "Biz kurallara uysak bile başkalarının uymayabileceği" endişesini, ister istemez hepimiz taşıyoruz...

Aslında bu kadar korkmakta haksız da değiliz. Sanırım, çok acil olmadıkça ya da bıçak kemiğe dayanmadıkça, hastaneye gitmemek virüsten korunmanın en kolay yollarından biri.

Sakın aklınıza "Eğer insanlar mecbur kalmadıkça hastanelere gitmiyorlarsa, artık hastaneler de boştur" gibi bir düşünce gelmesin. Tam tersine, bugünlerde hastaneler koronavirüs hastaları yüzünden daha önce hiç olmadıkları kadar dolular. Böyle olunca da, malum virüsün en fazla bulaşma riskinin olduğu yerlerin başında hastaneler gelmekte.

Hal böyle iken, bazı insanlar var ki hasta olmadıkları halde günlerini hastanede geçiriyorlar. Yani bu insanlar, bile bile lades diyorlar.

Bunlar kimler mi?

Tabi ki her kademeden ve sınıftan sağlıkçılar...

Koronavirüs pandemisi nedeniyle milyonlarca insan evlerinde kalırken, normale göre iş yükleri kat be kat artan yüzbinlerce sağlık personeli gece gündüz demeden fedakarca çalışıyorlar.

Kovid-19 tanısı veya şüphesi olan hastalarla yakın temas halinde çalışan bu insanlar, tedbir amaçlı kullanmak zorunda kaldıkları tulum, önlük, maske, eldiven, gözlük ve siperlik gibi koruyucu malzemelerle saatlerce hastalara nefes oluyor ve yorulduklarında da ancak hastane koridorlarındaki sandalyeler üzerinde ya da yerlerde dinlenebiliyorlar.

Olası bulaşma riskine karşı gün boyu izole vaziyette çalışan sağlıkçılar, günlerce evlerinden ve ailelerinden ayrı kalıyor, çocukları, eşleri ve anne babaları ile ancak telefondan hasret gidermeye çalışıyorlar.

Bütün bu sıkıntıların ötesinde, özellikle yoğun bakım ünitelerinde görev yapan sağlıkçılar için durum daha da vahim. Bu insanlar, çektikleri fiziki sıkıntılar yetmiyormuş gibi, neredeyse her gün, vicdanları kanatan ve kalpleri titreten pek çok hadise ile karşı karşıya kalıyorlar.

Daha iki gün önce yürüyerek hastaneye gelen insanların, "Yalvarırım biraz daha nefes" diye diye, ızdıraplar içerisinde can vermelerinin bir sağlık personeli üzerinde bıraktığı travmayı hesap edebiliyor musunuz?

Size, hasta ve yoğun bakım odalarında yaşanan dramların hangi birini anlatsam ki;

Artık konuşamadıkları için, elleriyle yazdıkları son mektupların ailelerine teslim edilmesini isteyen hastaların halini mi?

Telefonla da olsa, son bir kez olsun ailelerini görebilmek için sağlık personeline yalvaran insanları mı?

Ölüm korkusuyla, "Ne olur yanımdan ayrılmayın" diyerek hemşirelerin ve hasta bakıcıların saatlerce ellerini bırakmayanları mı?

Sağlıkçıların şahit oldukları bütün bu dramlar yetmiyormuş gibi, nadiren de olsa eve gitmelerine izin verildiğinde, sanki suçlularmış gibi davranan komşularıyla göz göze gelmemek için kaçarcasına evlerine girmelerine ne demeli? Siz bu duyguyu hiç yaşadınız mı?

Biz evlerimizde olmaktan bile sıkılmışken, o kahraman sağlık neferleri tahmin bile edemeyeceğimiz türlü zorluklarla karşı karşıya kalıyorlar.

Aslında tek sıkıntı çekenler ve risk altında çalışanlar sadece sağlıkçılar olmayıp, polisler, din görevlileri, hastanede çalışan temizlik personeli ve güvenlikçiler gibi daha pek çok insan da benzeri sıkıntıları yaşıyor. Fakat pandemi ile mücadeledeki aslan payı hiç kuşkusuz ki sağlıkçılara aittir. Şüphe yok ki onların gösterdiği kahramanca mücadele, tarihe altın harflerle yazılacaktır...

Belki bilmeyenleriniz vardır; bu dönemde sağlıkçıların izinleri iptal edildi, emekli olmaları yasaklandı ve en kötüsü de bu amansız salgına yenik düşüp hayatlarını yitirenler oldu.

O halde, coronavirüs salgını ile mücadelede vatandaş olarak üzerimize düşenleri yapmayıp, dikkatsiz ve tedbirsiz davrandığımız her an, gecesini gündüzüne katarak mücadele verenlerin emeklerine saygısızlık etmiş oluyoruz. En azından bu kahramanlara saygı için, lütfen biraz daha sabır ve dikkat...

Pandemi sürecinde canları pahasına fedakarca çalışan, başta sağlıkçılar olmak üzere, her kesimden kamu görevlisinin maddi manevi haklarının teslimi açısından devlete bazı görevler düştüğüne inanıyorum. Covid-19'u bir meslek hastalığı olarak kabul etmenin ve daha önce söz verilen 3600 göstergeyi hayata geçirmenin tam zamanıdır.

Hakkınız ödenmez sakın, Ayağınıza Taş Değmesin

Herkese iyi hafta sonları.