Karanlığın bedelini çocuklara ödettiler
Saray, TBMM’nin kuruluşunun 106. yılına girilirken halk egemenliğini yok sayıyor. Milyonlarca çocuk ise kendilerine armağan edilen bayrama şiddet, yoksulluk, sömürü ve istismar gölgesinde giriyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun ve teokratik mutlakiyetten halk egemenliğine geçişin üzerinden tam 106 yıl geçti. Ancak 1920’deki o tarihsel kopuşun kazanımları, bugün yerini Meclis’in işlevsizleştirildiği, tüm yetkilerin Saray’da toplandığı karanlık bir tek adam rejimine bıraktı.
"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi artık yalnızca duvarlarda asılı duran, kâğıt üstünde bir nostaljiden ibaret hale geldi. İnsanların en temel anayasal hakkı olan seçme ve seçilme iradesi dahi pervasızca gasp ediliyor; halkın oylarıyla seçilmiş belediyelere kayyumlarla zorla el konuluyor, toplumsal irade açıkça yok sayılıyor.
Emperyalistler Ortadoğu’yu sömürü emelleriyle yeniden dizayn ederken Saray yönetimine “Osmanlı Milletler Sistemini” rol model olarak sunuyor. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack “monarşi” yönetimlerini dayatıyor. İçeride meşruluğunu yitiren iktidar, ABD ve Trump’a tanıdığı ayrıcalıklar üzerinden dışarıda “meşruiyet” arıyor. Saray, rejimi tahkim etmek adına bağımsızlığı ve halk egemenliğini yok sayıyor.
Halkın egemenliğinin adım adım tasfiye edildiği bu sürecin en ağır bedelini ise, bugünün asıl sahipleri olması gereken çocuklar ödüyor. 23 Nisan, Türkiye’deki milyonlarca çocuk için artık bir kutlama değil, amansız bir hayatta kalma mücadelesinin adı. Derinleşen ekonomik krizin ve yoksulluk politikalarının faturası doğrudan çocuklara kesiliyor. Okullarda bir öğün ücretsiz yemeğin dahi çok görüldüğü, beslenme çantalarının boş kaldığı çocuklarımız açlıkla sınanıyor; yetersiz beslenme kaynaklı "bodurluk" gibi kalıcı gelişim gerilikleri bir halk sağlığı sorunu olarak çığ gibi büyüyor.
Diğer yandan ülke eğitimde laikliğin, kamusallığın ve bilimselliğin fiilen lağvedilmesi gerçeğiyle karşı karşıya. Eğitim sistemi, siyasal İslamcı dayatmaların, tarikat ve cemaat protokollerinin insafına terk edilmiş durumda. Özgür düşüncenin ve eşitliğin yok edildiği bu zehirli iklim, okulları çocuklar için güvenli bir yuva olmaktan çıkarıp, adeta birer şiddet sarmalına dönüştürdü. Daha geçtiğimiz günlerde, 14-15 Nisan tarihlerinde Urfa ve Maraş’taki okullarda yaşanan katliam niteliğindeki olaylar, meselenin münferit bir asayiş sorunu değil, çocukları değersizleştiren, güvencesiz bırakan bu sistemsel çöküşün en acı kanıtı oldu.
∗∗∗
EN AZ 852 ÇOCUK ÇALIŞIRKEN ÖLDÜ
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), 2013 yılından bu yana en az 852 çocuk işçinin çalışırken hayatını kaybettiğini bildirdi.
İSİG tarafından yapılan açıklamada, çocuk işçiliğinin tercih olmadığı, Türkiye’de çocukların toplumu yoksullaştıran ekonomi politikaları, kamusal eğitimin tasfiyesi ve sermayenin ucuz işgücü ihtiyacı doğrultusunda kitlesel biçimde çalıştırıldığı kaydedildi.
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) başta olmak üzere farklı mekanizmalarla bu sürecin “eğitim” adı altında meşrulaştırıldığı, çocukların yaşamı, sağlığı ve geleceğinin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirildiği kaydedilen açıklamada, her yıl onlarca çocuk işçinin çalışırken öldüğüne dikkat çekildi. Açıklamada, "2024 yılında 71 çocuk işçi ölürken 2025 yılında ölen çocuk işçi sayısının 94 olması çocuk emeğinin durumunu özetliyor. Çocuk işçi ölümleri kolektif çabaların da gayretiyle gözler önüne serilince geçen yıldan beri büyük bir tepki oluştu. Bu tepkinin somutlaştığı ana uygulama ise Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ve kısmen Mesleki ve Teknik Anadolu Liseleri (MTAL) oldu" ifadelerine yer verildi.
TÜRKİYE’DE ÜÇ MİLYON CİVARINDA ÇOCUK ÇALIŞIYOR
İSİG verilerine göre;
• "Tarım sektöründe; mevsimlik işçi, gezici mevsimlik işçi (tarımda en kötü çalışma biçimi), bulunduğu bölgede çalışan tarla işçisi, çoban, besi çiftliği işçisi, orman işçisi, balıkçı ve çiftçiler olmak üzere çocukların birçok farklı çalışma biçimi bulunuyor.
• İnşaat sektöründe; sıvacı, duvarcı, ortacı gibi çırak ve kalfa adıyla çalışan ama iş yükü bakımından yetişkinlerle aynı şekilde çalışan genellikle ailenin diğer üyeleriyle ya da akrabalarıyla gelen çocuklar var.
• Hizmet sektöründe; son dönemde özellikle motokurye olan, AVM’lerdeki her dükkânda, yemek satılan her yerde satışta veya mutfakta çalışan, ayrıca sokakta; ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık, araba camı silme, atık toplama gibi işlerde çalışan; her şehirde her ana caddede çalışan on binlerce çocuk işçi var.
• Sanayi sektöründe; merdiven altı işyerlerinde, atölyelerde, eskiden büyük kentlerde iken şimdi Anadolu kentlerinin tamamına yayılan organize sanayi bölgelerinde (OSB), metalde, deride, kimyada, ağaçta çalışan kayıtlı ya da kayıtdışı on binlerce çocuk işçi çalışıyor."

ÇOCUK İŞÇİLİĞİ BİR HALK SAĞLIĞI SORUNUDUR
Üç milyon çocuk işçinin içinde son yıllarda kitleselleşerek artan stajyer/çırak olarak çalışan öğrencilerim önemli bir yer tuttuğu ifade edilen açıklamada, bu çocukların sanayi-inşaat-hizmet sektörlerinde eğitim sistemine entegrasyon adı altında işçileştirildiği vurgulandı. Çocuk işçiliğinin bir halk sağlığı sorunu olduğu kaydedilen açıklamada, son olarak şu ifadelere yer verildi:
• Çocuk işçiliği yasaklanmalıdır. Çocukları erken yaşta işgücüne iten tüm uygulamalara son verilmelidir.
• Eğitim parasız ve bilimsel bir temelde yeniden yapılandırılmalıdır, özel okullar kamulaştırılmalıdır. Ailelerin çocuklarını çalışmaya mecbur bırakan koşullar ortadan kaldırılmalı.
∗∗∗
BUGÜN 23 NİSAN: LAİKLİK YOKSA ÇOCUKLUK DA YOK
Gökhan BULUT – Akademisyen
Önce hatırlayalım ve adını koyalım: 23 Nisan 1920, teokratik bir mutlakiyetten halk egemenliğine geçişin tarihsel uğrağı ve sembolik miladıdır. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı (genel olarak erken Cumhuriyet’in eğitim ve çocuk politikaları) da teokratik bir mutlakiyetin enkazı üzerinde, çocuğun “tebaa” olmaktan çıkarılıp “yurttaş” ve “gelecek” olarak tanımlandığı tarihsel bir kopuşu simgeler.
Ancak bugün bu egemenlik tasarımı neoliberal birikim rejimi ile siyasal İslam’ın eklemlendiği yeni bir tarihsel blok tarafından yapısal bir dönüşüme, hatta tasfiyeye uğratılıyor. Bu noktada “23 Nisan kopuşu”nun anlamını —bugünün koşullarıyla 106 yıl öncesinin koşullarını birbirine karıştırmadan ve çocukların bugün maruz kaldığı muameleyi 1920’ye fatura etmeden— kavramak özellikle önemli. Tam burada hatırlatmak gerekir ki ulusal egemenliğin de temeli olan laiklik, yalnızca hukuksal bir düzenleme veya “din ile devlet işlerinin ayrılması” değil, toplumsal hayatın ve en önemlisi “çocukluğun” rasyonel ve özgürce yaşanışıdır. Oysa bugünün Türkiye’sinde laiklik geriletilirken çocuk da hak sahibi bir özne olmaktan çıkarılıp itaatkâr ve yarı eğitimli bir ucuz işgücü rezervine dönüştürülmek isteniyor.
PEDAGOJİK TÜKENİŞ VE SINIFSAL KÖLELİK
Son yıllarda hızlanan laikliğin ve ulusal egemenliğin tasfiyesinin hizmet ettiği toplumsal amaçları, en net biçimde çocuklar üzerinde yürütülen programda görüyoruz. ÇEDES ve benzeri protokollerle kamusal eğitimin tarikat ve cemaatlere devredilmesi basit bir müfredat değişikliği değil mülksüzleştirilen sınıfların çocuklarını disipline etme ve yeni rejimin toplumsal tabanını oluşturma stratejisidir.
Öte yandan Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) gibi yapılarla meşrulaştırılan çocuk emeği sömürüsü de ekonomik bir “meslek edinme, iş sahibi olma” propagandasıyla ve dinsel bir “fıtrat” söylemiyle sosyolojik olarak doğallaştırılıyor. Sermaye, emeğin maliyetini düşürmek için dinsel dogmaların yarattığı “tevekkül” kültürüne ihtiyaç duyarken tarikatlar da kendi insan kaynağını devlet okulları ve teşvik edilen yurtlar aracılığıyla devşiriyor. Dolayısıyla halk egemenliğini ve laikliği savunmak bugün, şantiyelerde kaza süsü verilmiş cinayetlere ve çocukluklarına el konulmasına karşı, onların yaşam ve özgürlük hakkını savunmak anlamına da geliyor.

LAİKLİK: ÇOCUĞUN VE ÇOCUKLUĞUN GÜVENCESİ
Laiklik mücadelesi, sınıf mücadelesi ve çocukların özgürleşmesi bugün en yalın haliyle içi içe geçiyor ve kristalize oluyor. Örneğin, işçinin ücret mücadelesi, çocuğunun sağlıklı beslenme ve bilimsel bir eğitim alma hakkı olarak da düşünülmeli. Laiklik mücadelesi de o çocuğun zihni üzerindeki gericilik vesayetinin reddedilmesi olarak da görülmeli. Eğer bir toplumsal muhalefet hareketi, yoksul çocukların tarikat yurtlarına mahkûm edilmesine karşı kamusal yurt talebini, ucuz emek olarak sömürülmesine karşı eğitim talebini laiklik ekseninde ve bütünleşik olarak yükseltemiyorsa, o mücadelenin güdük kalması kaçınılmaz olacaktır.
YOL: SINIF SİYASETİ
Laiklik, çocukların özgürlüğü ve sınıfsal hak talepleri diyalektik bir bütündür. Parasız eğitim, kamusal kreşler, kesintisiz ve bilimsel eğitim talepleri bu bütünlüğün çocuklar üzerindeki yansımasıdır. İşçi sınıfınkiler olmak üzere tüm çocuklar için yaşamsal bir güvence olan laikliği mücadelenin zemini yapmak ve onu ödünsüz savunmak elzemdir. 23 Nisan’ı gerçek anlamına kavuşturmak, çocukları sermayenin ucuz emek deposu ve tarikatların insan kaynağı olmaktan kurtaracak bütünleşik bir sınıf siyasetiyle mümkündür.
Laiklik, özgür çocukluğun koşuludur. Laikliği ve halk egemenliğini savunmak, bu ülkenin çocuklarına ve tüm toplumun geleceğine sahip çıkmaktır.

∗∗∗
BU TAMAMEN SINIFSAL BİR SORUNDUR
Özgür Hüseyin AKIŞ – Araştırmacı-Yazar
Türkiye’de çocuk işçiliği artık istisnai bir durum değil; sistematik bir emek rejimi hâline gelmiş durumda. Daha da ağır olanı, çocukların yalnızca çalıştırılması değil, çalışırken ölmesi. Son yıllarda çocuk iş cinayetleri tek tek “talihsiz olaylar” ya da “ihmal” başlığıyla geçiştirilemeyecek kadar yaygınlaştı. Çünkü ortada münferit değil, örgütlü ve süreklilik kazanmış bir düzen var. Bir çocuk elektrik akımına kapılıyor. Bir başkası tarım aracından düşüyor. Bir çocuk pres makinesine sıkışıyor. Bir diğeri çırak olarak gönderildiği işyerinde yüksekten düşüyor. Her ölümün ardından aynı cümleler kuruluyor: “Kaza”, “kader”, “dikkatsizlik”. “İş kazası”ndan söz etmek bile başlı başına gerçeği gizliyor. Tarım, inşaat, küçük sanayi, tekstil, geri dönüşüm, sokak işi ve kayıt dışı atölyeler… Bunların tamamı ucuz emeğin, denetimsizliğin ve taşeronluğun en yaygın olduğu sektörler. Çocuklar özellikle yoksul ailelerin, göçmenlerin ve mevsimlik işçilerin çocukları arasından seçiliyor. Çünkü çocuk emeği ucuzdur, itiraz etmez, sigortasız çalıştırılır ve kolayca gözden çıkarılır. Gözden çıkarılanların, görünmezliği çocuk işçiliğinin kendisidir.

Çocukların çalışırken ölmesi, yoksulluğun doğal sonucu değildir. Bu ölümler, tercihlerin sonucudur.
Bugün 23 Nisan törenlerinde çocuklara koltuk devreden siyasetçiler, ertesi gün çocukların neden fabrikalarda, atölyelerde ve tarlalarda olduğunu açıklamıyor. Çünkü bu düzen, çocukların çalışmasını istiyor. Yoksulluk derinleştikçe aileler çocuklarını çalıştırmak zorunda kalıyor; patronlar daha düşük maliyetle üretim yapıyor; devlet ise çocuk işçiliğini ortadan kaldırmak yerine “mesleki eğitim”, “staj”, “çıraklık” ve “iş deneyimi” adı altında meşrulaştırıyor. Bu yüzden çocuk iş cinayetleri artık yalnızca bir iş güvenliği sorunu değildir. Bu, sınıfsal bir sorundur.

∗∗∗
KALICI ÇÖZÜMLER BULUNMALI
Ömer YILMAZ – Veli Der Genel Başkanı
Bu yıl 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı 14-15 Nisan 2026 tarihlerinde Urfa ve Maraş ‘ta meydana gelen saldırıların ağır kederi ve öfkesiyle karşılıyoruz. Hepimiz de derin bir kaygı yaratan bu şiddet olayları, sorumlu makamlar tarafından hala sistemsel bir sorun olarak kabul edilmiyor; aksine mesele yalnızca sosyal medya veya aile tutumuna indirgenerek münferit bir vaka gibi yansıtılmaya çalışılıyor. Oysa toplumsallaşan bu şiddet sarmalı, iktidarın uyguladığı mevcut politikalardan bağımsız değildir. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, daha önce yaşanan benzer olaylar karşısında eğitim sendikaları başta olmak üzere bizlerin de dâhil olduğu eğitim bileşenlerince defalarca uyarılmıştır. Gelinen noktada, derinleşen yoksullukla birleşen laiklik karşıtı, piyasacı ve bilimsellikten uzak eğitim anlayışı, bu trajedinin yaşanmasına neden olmuştur.
Hayatını kaybeden çocuklarımızın ve öğretmenimizin yasını tutarken, en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyin toplumsal dayanışma olduğunun bilincindeyiz. Çocuklarımızın yaşam hakkı, güvenliği ve sağlıklı gelişimi; tüm eğitim bileşenlerinin ve kamunun ortak sorumluluğu ve dayanışmasıyla korunabilir. Çocuklarımızın yaşam hakkı, güvenliği ve sağlıklı gelişimi, velilerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin karşı karşıya gelmesiyle değil, kamusal bir sorumluluk bilinciyle ele ele vermesiyle korunabilir. Bu dayanışmayı zayıflatıp sorumluluğu bireylere yüklemek, gerçek sorunları gizlemekten başka bir işe yaramaz. Okulların güvenliği devletin sağlamakla yükümlü olduğu kamusal bir sorumluluktur. Yetkililerin görevi; çocuklar için güvenli, eşit, koruyucu ve önleyici eğitim ortamlarını sağlamak, gerekli önlemleri almak ve kalıcı çözümler üretmektir.
Okullara yalnızca kamera koymakla, kapıya güvenlik görevlisi yerleştirmekle şiddeti önlemek mümkün değildir. Şiddeti önlemek, her bir çocuğun kendini değerli, görülmüş ve okuluna ait hissettiği bir okul iklimi yaratmakla mümkündür. Kendini özgürce ifade edebilen, dinlendiğini bilen bir çocuk için şiddet bir seçenek değildir. Kendini yalnız, dışlanmış ya da değersiz hisseden çocuklar için ise risk büyümektedir.
Okulların güvenli olması için çocuklarımızın daha fazla baskıya değil; daha fazla ilgiye, eşitliğe ve kendini ifade edebildikleri demokratik, kamusal, kapsayıcı, laik ve bilimsel bir eğitime ihtiyaçları vardır.
Eğitimin bileşenleri, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bileşenlerin iş birliği çocukların iyi olma halini güçlendirir. Bu süreçte alanının uzmanlarının görüş ve önerilerinin dikkate alınması gerektiğinin önemle altını çizmek isteriz. Ayrıca, yaşanılan travmanın etkilerini en aza indirmek ve çocuklarımızın üstün yararını korumak adına, başta medya kuruluşları olmak üzere tüm sosyal medya kullanıcılarını etik sorumlulukla hareket etmeye davet ediyoruz.
Eğitimin tüm bileşenleri olarak çocuklarımız için birlikteyiz. Güvenli bir gelecek ve nitelikli bir eğitim için birlikte mücadele etmeye, dayanışmayı büyütmeye devam edeceğiz.
Bilimin yol göstericiliği kurucu değerlerimiz arasında yer alırken, bugün Milli Eğitim politikaları tarikat ve cemaatlerin yönlendirmesiyle şekillendirilmektedir. Bu yapıların insafına terk edilen çocuklarımız bu denetimsiz ortamlarda her türlü şiddet ve istismara maruz kalıyor. Yoksulluğun etkisini iliklerimize kadar hissettiğimiz bu süreçte, gün boyu çocukların açlık ve susuzluğa mahkûm edildiğini, onlara bir öğün yemek ve temiz suyun bile çok görüldüğünü biliyoruz. Çocuklara bir öğün ücretsiz yemeği çok gören bu anlayış hem laikliği hem de sosyal adaleti hiçe saymaktadır.
Tüm çocuklarımızın hakkı olan laik, bilimsel, kamusal ve parasız eğitim talebimizi yineliyoruz.
TBMM’nin açılışının 103 yıl dönümünü kutluyoruz.
"Küçük hanımlar, küçük beyler; bu ülkenin gelecekte söz sahibi olacak kişiler sizlersiniz. 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramımız Kutlu olsun" diyerek Dünyanın tek Çocuk Bayramı’nı bizlere armağan eden Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyoruz.
Tüm çocukların yatağa aç girmediği, eğitim ve sağlık hakkından eşit koşullarda yararlandığı, hiçbir tehlikeye ve tehdide maruz kalmadan, gelecek kaygısı duymadan sağlıklı ve güvenli bir ortamda çocukluğunu yaşayabildiği bir dünya umuduyla 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nızı kutluyoruz.






YORUMLAR