Reklam

Borç enkaz oldu, halk altında kaldı

6 Şubat depremlerinin vurduğu Hatay’daki sorunlar 3 sene geçmesine rağmen ilk günkü gibi aynı. İktidarın yardımları teker teker kesilirken esnaf ve tüccar başta olmak üzere tüm depremzedeler adeta kendi kaderine terk edilmiş durumda.

Borç enkaz oldu, halk altında kaldı
07 Şubat 2026 - 08:39
Maraş merkezli depremlerin üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen depremzedeleri ortada bırakan AKP iktidarı, yaptığı yardımları ve destekleri birer birer kesti. Kira, fatura yardımı ve alışveriş kartlarının ardından kentler eski haline getirilmeden Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in politikalarıyla esnaf, tüccar ve sanayici yalnız bırakıldı. Hatay’da esnaf ve çiftçi; artan maliyetler, borç yükü ve vergi baskısı altında ayakta kalmaya çalışırken desteklerin kesilmesiyle kaderine terk edildi. Yeniden ayağa kalkması gereken kentlerde ticaret durma noktasına gelirken, iktidarın “normalleşme” söylemi sahadaki gerçeklerle örtüşmedi.

DEPREMZEDE ÇİFTÇİLER TOPRAĞA KÜSTÜRÜLDÜ

Hatay'da 3 senedir tarım alanındaki çalışmalar ve destekler de yetersiz. Hatay Dayanışma Kooperatifi’nden Can Çiçek, tarımda yaşanan problemlerin devam ettiğini anlatıyor. Çiçek’e göre yaşamı besleyen, doğayla dost tarım yapan, biyoçeşitliliği gözeten köylü ve çiftçiler adım adım topraktan koparılıyor. "Deprem Hatay’da çiftçiyi yalnızca evsiz değil, topraksız ve araçsız bıraktı” diyen Çiçek yaşananları ve çözüm önerilerini şöyle aktarıyor:

"Deprem sonrası destek politikaları çiftçinin gerçekliğine uygun kurulmadı. Yardımlar çoğunlukla büyük ölçekli üretimi ve şirketleri gözeten biçimde tasarlandı. Mazot, gübre, yem gibi girdiler zaten deprem öncesinde pahalıydı; deprem sonrası ise erişilemez hale geldi. Küçük üretici için kredi, borcu borçla kapatmaktan başka bir anlama gelmedi. Hibe yerine kredi verilmesi, çiftçiyi ayakta tutmak yerine borçlu ama üretimsiz bıraktı. Bir başka sorun da gıda yardımlarıyla ortaya çıktı. Deprem sonrası bölgeye tonlarca endüstriyel, paketli gıda girdi. Bu uzun vadede yerel üreticiyi tamamen devre dışı bıraktı. Zeytin, sebze, narenciye, süt üreten insanlar vardı. Fakat bu ürünler kamusal alım yoluyla değerlendirilmedi. Çiftçi satacak yer bulamadı. Bu süreç, endüstriyel ve şirket tarımının depremi fırsata çevirdiği bir döneme dönüştü. Büyük şirketler arazi kiraladı, üretim dışı kalan tarlalara girdi, sözleşmeli tarımı yaygınlaştırdı. Küçük çiftçi ise toprağında işçi konumuna itildi. La Via Campesina’nın yıllardır söylediği gibi: Afetler, eğer önlem alınmazsa, gıda egemenliğini yok eden hızlandırıcılar olur. Hatay’da bu yaşandı."

BORÇ DEĞİL, HİBE TEMELLİ DESTEK

Can Çiçek’e göre, bölge tarımı ve depremzede üreticiler için atılması gereken adımlar var. Çiçek bu adımlardan bazılarını şöyle sıralıyor:

• Bölgedeki küçük çiftçinin banka, kooperatif ve tarım kredi borçları silinmeli; üretime dönüş için doğrudan hibe verilmeli.

• Çiftçinin barınma hakkı üretim alanıyla birlikte düşünülmeli. Köy evi, ahır, depo ve sulama altyapısı birlikte yeniden kurulmalı.

• Belediyeler, kooperatifler ve kamu kurumları; gıda yardımlarını zincir marketlerden değil, yerel üreticiden alım yaparak sağlamalı.

• Şirket tarımı yerine üretici kooperatifleri desteklenmeli, deprem bölgesinde kooperatiflere destekler sağlanmalı.

• Endüstriyel şirketlerin dayattığı tohum ve girdiler yerine, yerel tohumlar, ortak yem üretimi ve kolektif girdi temini desteklenmeli.

• Deprem sonrası terk edilen tarım arazilerinin şirketler tarafından toplanmasının önüne geçilmeli; küçük çiftçinin toprağı hukuki olarak korunmalı.

∗∗∗

BÜYÜKLER KAZANDI, ESNAF İŞ YAPAMADI

6 Şubat depremleri Hatay’da yalnızca binaları değil, kentin bütün ekonomik damarlarını aynı anda kopardı. Hatay’ın deprem öncesi ekonomisi büyük sermayeye değil; küçük esnafa, tarıma, zanaate, sınır ticaretine ve günlük nakit akışına dayalıydı.

Suriye’deki savaşla yıllardır gerileyen kent ekonomisi depremle birlikte bir anda kesildi ve kent ekonomisi nefessiz kaldı.

Antakya, Defne, Samandağ ve Kırıkhan başta olmak üzere kent merkezlerinde çarşılar, dükkânlar, atölyeler ya tamamen yıkıldı ya da uzun süre girilemez ilan edildi.

Esnaf yalnızca işyerini değil; içindeki makinesini, malını, yıllarca biriktirdiği müşteri ilişkisini ve mesleki belleğini kaybetti.

Büyük bölümünün sigortası yoktu; olanların da deprem teminatı ya bulunmuyordu ya da fiilen işletilmedi. Bu nedenle esnaf için yeniden başlamak, sıfırdan değil, borçla ve belirsizlikle başlamak anlamına geldi.

Konteynerkentlerin kurulmasıyla birlikte ekonomik hayat yerel esnafın dışında şekillenmeye başladı. Bu alanlara büyük yardım ağları, zincir marketler ve dışarıdan gelen firmalar girdi. Yerel esnaf ise konteyner dükkânlara erişemedi, kira ve ruhsat engellerine takıldı ya da sermayesi olmadığı için baştan elendi. Deprem sonrası oluşan sınırlı ekonomik hareketlilik, Hataylı esnafı ayağa kaldırmak yerine, kentin dışına aktı.

Bu tabloyu ağırlaştıran en kritik kırılmalardan biri de mücbir sebep halinin sona ermesi oldu. Mücbir sebep süresince ertelenen vergi, SGK primi, kredi ve icra işlemleri; şehir henüz toparlanmamışken bir anda yeniden devreye girdi. Oysa sahadaki gerçeklik değişmemişti: müşteri yoktu, gelir yoktu, dükkânların önemli bir kısmı hâlâ geçici ya da yarı kapalıydı. Mücbir sebebin bitmesiyle birlikte esnaf, deprem koşullarında çalışıyormuş gibi değil, sanki normal bir ekonomik düzene dönülmüş gibi muamele görmeye başladı. Bu durum, ayakta kalmaya çalışan birçok işletme için ikinci bir yıkım anlamına geldi.

Gelir üretmeden geçen aylara faiz eklendi, ertelenmiş borçlar üst üste bindi, icra dosyaları hızla arttı. Pek çok esnaf için mesele artık dükkânı yeniden açmak değil, borçtan kurtulup kurtulamamak haline geldi.

Bütün bu süreçte kazananlar ağırlıklı olarak zincir marketler, büyük tedarik firmaları ve dışarıdan gelen şirketler oldu. Kaybedenler ise küçük esnaf, aile işletmeleri, kadın emeği ve zanaatkârlardı.

Hatay’da ekonomi yalnızca depremle değil, deprem sonrası yerel esnafı, yerel üretimi ve kentin gerçek koşullarını dikkate almayan politik tercihlerle çöktü; mücbir sebebin erken ve plansız biçimde sona erdirilmesi ise bu çöküşü derinleştirdi.Deprem sonrası ihaleler, toplu alımlar büyük şirketlerden yapıldı. Kazananlar ağırlıklı olarak zincir marketler, büyük tedarik firmaları ve dışarıdan gelen şirketler oldu. Hatay esnafı iş yapmakla, hayatını kurmak arasında kaldı.

∗∗∗

JAPONYA’DAN HATAY’A: ‘1999 DEPREMİNDEN DERS ÇIKARILMADIĞINA TANIK OLDUK’

1995 yılında Japonya’nın Kobe kentini vuran 7,3 büyüklüğündeki deprem, yalnızca on binlerce insanın hayatını altüst etmedi; aynı zamanda Japonyanın afetlere bakışını kökten değiştirdi. Bu büyük yıkımın ardından doğan kurumlardan biri de CODE – Yurtdışı Afet Yardımı Vatandaş Merkezi oldu.

CODE’un Genel Sekreteri Masamichi Yoshitsubaki (Yoshi) için Türkiye, yabancı bir coğrafya değil. 1999 Marmara Depremi’nden bu yana Türkiye’deki afet bölgelerini yakından izleyen ve sahada çalışan Yoshi, 6 Şubat 2023’te Hatay merkezli depremlerin ardından yeniden Türkiye’ye geldi.

Yoshi ile deprem çalışmalarımız sırasında sahada tanıştık. Defalarca çalışmalarımıza katkı koydu, deneyim paylaşımı yaptı.

Yoshi’ye bu yazı için deprem bölgesinde ne görüyorsun diye sordum. Yoshi şu yanıtı verdi: "Yıllar önce 95’te aynısını yaşadık. Türkiye'deki depremden etkilenen herkese dayanışma duygularımızı ve geçmiş olsun dileklerimizi iletiyorum. Sahada gördüğümüz durum vahim. Bizde de toparlanmak uzun sürdü. Ama kontrollü ve planlı şekilde oldu. Bizler ders çıkardık. Aradan geçen üç yıla rağmen, Hatay’da hâlâ süren barınma krizi, sosyal adaletsizlikler ve görünmez kılınan iyileşme süreçleri, CODE’un bölgedeki çalışmalarını sürekli hale getirdi."

Bu röportajda Yoshi, Kobe’den Hatay’a uzanan bir hat kuruyor. Depremlerin yalnızca binaları değil, devlet–toplum ilişkilerini, adalet duygusunu ve umudu nasıl sarstığını anlatıyor.

Aynı zamanda, tüm bu yıkımın ortasında filizlenen dayanışmayı; çocuklarda, kadınlarda, çiftçilerde ve yerel inisiyatiflerde gördüğü umudu paylaşıyor. Bu röportaj bir Japon örgütünün faaliyet raporundan çok, afetler çağında insan kalabilmenin tanıklığı niteliğinde.

Depremzede Gazeteci Mansuroğlu deprem uzmanı Yoshi ile konuştu.

Sözü burada Yoshi’ye bırakıyorum:

"Türkiye’ye ilk kez 1999 Marmara Denizi depremi sırasında gelip çalıştık. O dönem gibi bu dönem de şubat ayındaki soğuktaki afet bölgelerine giderek sıcak giysiler, çadırlar, minderler vb. dağıttık ve mağdurların seslerini olabildiğince dinledik. 'Çok soğuk, kimse yok mu' seslerini duyuyorduk. '1999 depreminden hiçbir ders alınmadı' gibi trajik çıkarımız oldu. Biz COBE’de çok benzer acılar yaşadık. Etkisi 10 yıllar sürdü. Ama fark çıkardığımız dersler gibi görünüyor. Türkiye’de çok ciddi bir dayanışma var. Türkiye'nin dört bir yanından gönüllülerin afet bölgesine akın ettiğini görünce şaşırdık. Gönüllülerin sağladığı dayanışmanın bedeni ve zihni iyileştiren etkisine tanık olduk. Ayrıca, Japonya'dakinin aksine, Türkiye'deki STK'lerin nakliye konteynerlerinden yapılmış geçici barınaklar sağlamakta hızlı davrandıklarını görünce de şaşırdık. Daha sonra, travma geçirmiş okul öncesi çocuklar ve aileleri için geçici konutlar içinde bir 'Çocuk ve Aile Bakım Merkezi' kurmak üzere bir Türk STK ile çalıştık. Japon üniversite öğrencileri de merkezdeki çocuklar için afet önleme oyunları düzenledi. Depremden üç yıl sonra, Türkiye'nin afet bölgeleri çeşitli zorluklarla karşı karşıya. Hatay'ın kendine özgü siyasi, kültürel ve etnik özellikleri de afet sonrası iyileşmeyi büyük ölçüde etkiliyor. Afet bölgelerindeki yeniden yapılanma yönünün mağdurlarla paylaşılmaması, afetin sosyal adaleti zayıflatması, yerel ekonominin zayıflaması gibi ciddi sorunlar iyileşmeyi daha da geciktiriyor. Hatay'ın felaket bölgelerinde 'umut yok' ifadesini defalarca duyduk. Ancak Hatay'ın zorlu koşullarında bile, umutsuzca çalışan dayanışma grupları ve vatandaşlar var. CODE olarak bizim de umudumuz bu. Zayıf bir umudu korumak için çalışanlara yürekten saygılarımızı sunuyoruz. CODE, Türk halkının acısını paylaşmaya ve onlarla bağlantı kurmaya devam edecektir."

YORUMLAR

  • 0 Yorum