Barbarlık çağının kapısını araladı
Maduro’yu kaçırarak Venezuela’da “yönetimi devraldığını” söyleyen ABD Başkanı Trump, Latin Amerika’yı güç yoluyla egemenliği altına alacağının sinyalini verdi
Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’in ABD operasyonuyla ülkeden kaçırılmasının yankıları sürüyor. Amerikan emperyalizminin “güç yoluyla” Batı Yarımküre’yi tamamen kontrol alma stratejisinin ilk adımını dünyanın gözü önünde Venezuela saldırısıyla atan Trump, kıtada yeni operasyonların mesajını verdi. Dünyanın dört bir yanında halklar emperyalist barbarlık çağına karşı meydanları doldurdu.
Karayipler’de aylardır süren askeri gerilimi bir sonraki boyuta taşıyan ABD’nin cumartesi gecesi operasyonla alıkoyduğu Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores, New York’taki Metropolitan Gözaltı Merkezi’ne getirildi.
MADURO NEW YORK’TA
Beyaz Saray’ın X hesabından Maduro’nun ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) görevlileri eşliğinde, elleri kelepçeli biçimde bir koridorda yürüdüğü görüntüler yayımlandı. Videoda Maduro’nun İngilizce, “İyi geceler ve mutlu yıllar” dediği duyuldu.
ABD Başsavcısı Pam Bondi tarafından kamuoyuna duyurulan iddianameye göre, dosyada Maduro’nun yanı sıra ailesi ve bazı kabine üyeleri de yer alıyor. Suçlamalar arasında uyuşturucu kaçakçılığına yönelik organizasyon iddiaları ile “makineli tüfekler ve tahrip edici cihazlar” bulundurma ve bunların teminine ilişkin komplo suçları bulunuyor. Maduro’nun haftaiçi New York Güney Bölge Federal Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkmasının beklendiğini bildirdi.
VENEZUELA BAŞLANGIÇ
Trump, önceki akşam saatlerinde kamera karşısına geçerek “yönetimi devralacaklarını” Venezuela’ya yönelik saldırının “sadece başlangıç” olduğu sinyalini verdi. Venezuela’da kalmaya devam edeceklerini vurgulayan Trump, “Güvenli, doğru ve makul bir geçiş süreci tamamlanana kadar Venezuela’yı biz yöneteceğiz” dedi. Venezuela’nın petrol rezervlerine de değinen Trump, “Venezuela yönetimleri tarafından el konulan petrolü geri alacaklarını” söyledi. Trump, büyük ABD’li petrol şirketlerinin ülkeye girerek milyarlarca dolarlık yatırım yapacağını, “harap durumdaki petrol altyapısını onaracağını” ve “ülke için gelir yaratacağını” iddia etti.
Venezuela’nın Latin Amerika’da hegemonya kurma stratejisinin başlangıcı olduğuna işaret eden Trump, sol hükümetlerin başta olduğu Kolombiya, Küba ve Meksika’ya da benzer saldırılar düzenlenebileceğini söyledi.
“Meksika için bir şeyler yapılmalı” diyen Trump, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum’a ilişkin “o Meksika’yı yönetmiyor. Uyuşturucu kartelleri Meksika’yı yönetiyor” dedi. Trump, Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’ya ilişkin ise “Petro’nun uyuşturucu fabrikaları var ve orada kokain üretiyorlar, arkasını kollasa iyi olur” dedi. Küba’nın çöküşte olan bir ülke olduğunu söyleyen Trump, Küba lideri Miguel Diaz-Canel’i de eleştirdi. Trump, “Küba iyi gitmiyor. Oradaki sistem de Küba için iyi bir sistem değil. Orada insanlar yıllardır acı çekiyor ve bence Küba’yı da konuşacağız” dedi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da “Havana’da yaşasaydım ve hükümette çalışsaydım endişelenirdim” ifadelerini kullandı. Maduro’nun kaçırılmasının ardından Venezuela Yüksek Mahkemesi, “idari sürekliliği ve ulusun kapsamlı savunmasını garanti altına almak” için Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’in geçici başkan olarak atanmasına karar verdi. Açıklamada Maduro’nun “iradesi dışında oluşan yokluğu” nedeniyle devletin sürekliliğinin, hükümetin idaresinin ve egemenliğin savunulmasının hangi hukuki çerçevede yürütüleceğinin belirlenmesi için mahkemenin konuyu müzakere edeceği kaydedildi. Trump’ın, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile temasa geçtiğini ve “işbirliğine hazır” olduğunu iddia ettiği Rodríguez ise ABD operasyonunu “uluslararası hukukun ve Venezuela’nın egemenliğinin açık ihlali” olarak niteledi.
∗∗∗
TÜRKİYE’DE SÜRGÜN TEKLİF EDİLMİŞ
Amerikan New York Times gazetesi, Trump yönetiminin 23 Aralık 2025’te Maduro’ya iktidarı bırakması ve Türkiye’ye gitmesi yönünde ültimatom ilettiğini yazdı. ABD’li ve Venezuelalı kaynaklara dayandırılan habere göre Maduro’ya “yurtdışında (Türkiye’de) rahat ve güvenli bir yaşam” teklif edildiği, ancak bu önerinin reddedildiği kaydedildi. Ret kararının sonrasında ABD’nin 25 Aralık 2025’te askeri operasyon için harekete geçtiği belirtildi. Washington Post da Kasım ayının sonunda Maduro’nun artan baskılar nedeniyle ülkesini terk etmeyi düşünmesi halinde en muhtemel durağının Türkiye olacağını yazmıştı.

∗∗∗
VENEZUELA YALNIZ DEĞİLDİR
ABD’nin fiili işgali Venezuela başta olmak üzere dünyada da protestolara sahne oldu. Başkent Caracas’ta bir araya gelen onbinlerce kişi Moduro’ya destek oldu. ABD’nin başkenti Washington’da ise Beyaz Saray önünde toplanan göstericiler, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını protesto etti. Fransa’nın başkenti Paris’te ise ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırısı karşıtı gösteri düzenlendi. Yunanistan’ın başkenti Atina’da da protestolar yaşandı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve sol partilerin çağrısı ile Atina’daki Eleftheria Parkı’nda bir araya gelen binlerce kişi, ABD’nin Atina büyükelçiliğine yürüdü. Protesto yürüyüşünde, "Venezuela halkına destek", "Venezuela, ABD’nin Latin Amerika’daki Vietnam’ı olmayacak", "Hepimiz Venezuelalıyız" yazılı pankartlar taşındı.

İtalya’nın Napoli kentinde, ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği saldırı protesto edildi.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez de saldırıyı sert sözlerle hedef aldı. Sanchez, "İspanya, Maduro rejimini tanımadı. Ancak uluslararası hukuku ihlal eden ve bölgeyi belirsizlik ve çatışma ufkuna doğru iten bir müdahaleyi de tanımayacaktır" ifadesini kullandı. İspanya Başbakanı, "Tüm aktörleri sivil halkı dikkate almaya, Birleşmiş Milletler Şartı’na saygı göstermeye, adil ve müzakere edilmiş bir geçiş için çalışmaya çağırıyoruz" açıklamasında bulundu. Diğer yandan İspanya’nın Madrid, Barselona gibi bazı kentlerinde de protestolar devam etti.
GÜNEY, TEK YÜREK OLDU
ABD saldırısı, Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da da binlerce kişi ABD Büyükelçiliği önünde toplanarak saldırıyı protesto etti. Göstericiler "Latin Amerika’da ABD askeri varlığı istemiyoruz" ve "Venezuela yalnız değildir" sloganları attı.
Brezilya ve Şili’de de tepkiler yükseldi. Brezilya’da sol partiler ve toplumsal hareketler protesto çağrıları yaparken, eski Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın "ABD’nin sınır ötesi askeri adımları kabul edilemez" yönündeki açıklamaları bölge kamuoyunda yankı buldu. Latin Amerika genelinde büyük halk protestolarına yol açtı. Ülkelerde sivil toplum kuruluşları ve halk, operasyonu emperyalist müdahale olarak nitelendirerek sokaklara döküldü. Şili’de ise gençlik örgütleri ve sol gruplar, merkezi meydanlarda Latin Amerika dayanışması ve bölgesel egemenlik vurgusuyla barışçıl gösteriler düzenledi.
Küba’da, ABD’nin Havana Büyükelçiliği yakınlarında geniş katılımlı bir protesto gerçekleştirildi. Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel’in de katıldığı eylemde, askeri operasyonlar kınandı.
∗∗∗
VENEZUELA’DA YAŞANANLAR NE ANLAMA GELİYOR?
Prof. Dr. Aylin TOPAL - Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Latin ve Kuzey Amerika Çalışmalar Anabilim Dalı Başkanı
Eylül ayının başından beri giderek büyüyen bu şiddet sarmalı zamanın ruhunu, küresel kapitalizmin belirginleşmeye başlayan yeni dengesinin dinamiklerini çok açık gösteren bir örnek. Bu dengeye çok rahatlıkla istisna halinin olağanlaştırılması ve normalleşmesi diyebiliriz. Savaş ve barış kategorilerinin ayrımının gitgide muğlaklaştırıldığı, uluslararası ve ulusal hukukun en temel ilkelerinin göz ardı edildiği tekinsizliğin hâkim olduğu bu durum.
Tüm bunlar Trump iktidarının ABD’nin sarsılmakta olan dünya liderliğini toparlama gösterisidir. Son yıllarda, ABD’nin dünya ekonomisi ve siyaseti üzerindeki belirleyici gücüne ilişkin şüpheler gittikçe artmaktaydı. Bir yandan Çin’in teknolojik üstünlüğü, diğer yandan Rusya’nın askeri gücü “ABD hegemonyası çözülüyor mu?” sorularını akla getiriyordu. Çin yalnızca başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın stratejik doğal kaynaklarını değil, ABD ekonomisini de çok ciddi biçimde kuşatmış vaziyette. Rusya da askeri kapasitesinin beklendiğinden çok daha güçlü olduğunu Ukrayna’da kanıtladı diyebiliriz.
Durum böyle olunca, Trump yönetimi savaşlarla iktidarını perçinlemeye çalışıyor. Önce, göçmenlere karşı savaş açtı. Ülke içinde ordu birlikleri yasal olmayan yabancıların peşine düştü. Göçmen karşıtı uygulamaları protesto edenlere karşı, olağanüstü hâl ilan edip, “isyan yasasını” işleterek orduyu devreye sokacağını açıkladı. Bu sırada Çin’e karşı ticaret savaşları devam etmekteydi. Kotalar, vergiler, ambargolar da beklenen etkiyi yaratmadı. Örneğin Latin Amerika ülkelerinin çoğunun birinci ticaret ortağı hala Çin. 2025’in son aylarında Trump yönetimi yeni savaşlarla el yükselteceğinin işaretlerini verdi.
Kasım sonunda yayınlanan Ulusal Güvenlik Strateji belgesi bu dönüşüme ilişkin önemli ipuçları içeriyordu. Bu belgenin Trump imzalı giriş yazısında “soğuk savaş sonrası dönemde iki partinin işbirliği ile şekillenen ulusal güvenlik ve dış politika çerçevesi çökmüştür” deniyor. Belge Batı Yarımküre’nin iyi yönetilmesi gerektiğini vurgusuyla başlıyor. Anahtar doğal kaynakların yabancı devletin –burada ABD’li olmayan tüm şirketler kastediliyor- sahipliğine ve tedarik zincirlerini bunlarla beslemesine izin verilmeyecek deniyor. Stratejik yerlere erişimimizi sağlayacağız deniyor. Ve bu doğrudan müdahaleyi imleyen ilkeler Monroe Doktrinine yapılan “Trump ilavesi” olarak adlandırılıyor.
Monroe Doktrini’nin yıldönümü olan 2 Aralık’ta Trump bu ilkeleri yineledi. 2 Aralık 1823’te Güney Amerika ülkelerinde bağımsızlık mücadeleleri başlamışken zamanın ABD Başkanı James Monroe’nun Kongre’de yaptığı konuşma Monroe Doktrini’nin temel metnidir. Çok özetle Batı Yarımküre’de bir daha Avrupa ülkelerinin sömürgeci müdahalesine izin verilmeyeceğini ifade eder. Bu doktrin Latin Amerikanın ABD’nin arka bahçesi olduğu manifestosu olarak bilinir.
Son olarak Maduro ve eşi Flores’in kaçırılması operasyonunun ertesinde düzenlenen güç gösterisi amaçlı basın açıklamasında da sık sık Monroe Doktrini vurgulandı. Vurguların içeriği neredeyse yalnızca Batı Yarımküre’nin değil, tüm dünyanın ABD’nin kontrolünde olacağına işaret ediyordu. Birkaç ay önce New York Times’in adını koyduğunu Trump’ın da hoşuna gitmiş görünen Donroe Doktrini, Monroe Doktrini’ni tüm dünyaya yayma projesidir.
NE YAPMALI?
Bu küresel ve bölgesel bağlam aşırı sağı iktidara taşıyan bir ortam tesis ediyor. Geçen ay Honduras’taki seçimlere müdahale eden Trump sağcı aday Tito Asfura’yı desteklediğini açıkladı. Asfura’nın “demokrasi savunucusu” olduğunu iddia eden Trump, solcu aday Rixi Moncada ile çalışmayacağını ilan etti. Seçimleri Trump’ın desteklediği Asfura kazanması ne yazık ki şaşırtıcı olmadı. Aynı şekilde Şili’de geçen ay yapılan seçimleri kazanan Jose Antonio Kast’ın güçlenmesinin arkasında da güvenlik ve milliyetçilik söylemi var. Pinochet darbesini savunan Kast’ın seçim konuşmalarının ana ekseni artan asayiş sorunu olmuştu. Asayiş sorununun nedenlerini uyuşturucu kaçakçılığı ve yasadışı göçmenlik olarak tanımlayan Kast Trump’la uyumlu çalışacağının işaretini şimdiden verdi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, ABD Kongresi’nin nasıl tavır alacağı çok önemli. Ancak en önemlisi Venezüella halkı başta olmak üzere tüm Güney Amerika halklarının tepkisi. Şu an Venezüella sokaklarında eylemler yapıldığı haberleri geliyor. Bu eylemleri Maduro yanlısı eylemler olarak değerlendirmemek lazım. Bu eylemler ABD karşıtı, müdahale karşıtı eylemler. Bu eylemlerin Kolombiya, Küba, Brezilya, Meksika başta olmak üzere tüm bölgeye yayılması ve güçlü bir karşı duruş sergilemesini bekliyorum. Zira, Latin Amerika’nın bağımsızlık mücadelesinin en önemli mirası olan Bolivarcılık bölge halklarının hafızasından kolay kolay silinemez. Latin Amerika tarihinden çıkacak tek ders, önümüzdeki süreçte taban hareketlerinin, toplumsal hareketlerin güçlenerek sağcı ABD-işbirlikçisi iktidarları zayıflatacağı, ve hareket içinden ABD müdahaleciliğinin karşısında duracak liderler çıkaracağıdır.
Yaşananlar yalnızca Latin Amerika halklarının örgütlüğünü gerektirmiyor. Küresel kapitalizmin kriz dinamiklerinin belirlediği küresel bir dönüşüm yaşanmakta. Irkçılık ve göçmen düşmanlığı normalleştiriliyor; haydutluk ve talan olağanlaştırılıyor. Bu durumda tüm dünya halklarının anti-faşizm ekseninde, barış, ekoloji ve toplumsal cinsiyet temelli hareketleri birleştirerek, örgütlü bir mücadele vermediği takdirde, gelecekten olumlu gelişmeler beklemek gerçekçi olmaz.
∗∗∗
VENEZUELA’DA EGEMENLİK GASPI
Celal Oral ÖZDEMİR - Dr. Öğr. Üyesi
Venezuela’da yaşananlar ne Maduro’nun yönetimiyle ne de ülke içi bir krizin doğal sonucu olarak açıklanabilir. ABD’nin müdahalesinden sonra mesele, egemen bir devletin siyasal alanına doğrudan müdahale edilmesine dönüştü. Uluslararası hukukun hiçe sayıldığı bu distopik durumla beraber, Venezuela, yalnızca kendi kaderiyle değil, enerji kaynakları, tedarik zincirleri ve Çin–ABD rekabeti ekseninde şekillenen küresel güç savaşının en görünür cephelerinden biri hâline geldi. ABD’nin hukuk dışı olan operasyonu Latin Amerika tarihindeki ABD müdahalesinde yeni bir kırılma anını gösteriyor. Ancak sonda söylenecek olanı başta da söylemek gerekir ki; rejimin otoriter yapısı ya da yönetimin zafiyeti gibi herhangi bir unsur, egemenliğin dış müdahaleyle askıya alınmasını meşru kılmaz.
Latin Amerika ülkelerinin İspanya ve Portekiz sömürgeciliğinden kurtulduğu 19. yüzyılda, ABD’nin öne sürdüğü Monroe Doktrini (1823) ile “Amerika kıtasının Amerikalıların olduğu” düşüncesi kabul gördü. Ancak bu düşünce, 20. yüzyılda Latin Amerika’nın ABD’nin “arka bahçesi” haline gelmesinin meşrulaştırıcı söylemine dönüştü ve ABD’nin bölgedeki her türlü siyasal ve toplumsal hareketi kendi çıkarı için kullanmasının yolunu açtı. 2019’da dönemin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, bu doktrinin “hâlâ canlı ve iyi” olduğunu açıkça ifade etmişti. Bugün yaşananlar ise ABD’nin Monroe Doktrinini yeniden devreye sokmakta geri durmayacaklarını gösteriyor.
20. yüzyılın ortalarına doğru ABD, çıkarlarını korumak ve geliştirmek için Latin Amerika siyasetine askeri darbelerle doğrudan müdahale etmeye başladı. CIA destekli olduğu artık belgelerle ispatlanabilir olan bu darbeler, ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki önceliği olan “komünizmle mücadelenin” başat enstrümanı oldu. Darbeler sayesinde ABD’nin arka bahçesinde görmek istemediği siyasetçiler ya tutuklandı ya kaçırıldı ya da Türkiye’de de Bülent Ecevit’e “Büllende” isminin takılmasına yol açan Allende gibi başkanlık konutunda darbeciler tarafından öldürüldü.
1980 sonrasında Soğuk Savaş’ın ABD lehine sonuçlanması, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve SSCB’nin çöküşü ile ABD’nin müdahalecilik tarihinde yeni bir sayfa açtı. Artık en yüce değer haline gelen sandık, meşruiyetin temel kaynağı olmuştu. Öyle ki örneğin Bolivya’daki askeri diktatör Hugo Banzer artık ABD’nin ihraç ettiği demokrasi söyleminin bir paradoksu olarak seçimle iktidara gelebilmekteydi. Latin Amerika siyasetinde ABD, demokratik görünümlü hibrit modeller kurarak kendi ekonomik, siyasal ve askeri çıkarını koruma stratejisini uygulamaya başladı.
Ancak 2000’li yılların hemen başından itibaren Venezuela’da Chavez’in iktidara gelmesiyle başlayan pembe/sol dalga, ABD’nin Latin Amerika’daki gücünü azalttı. Chavez’in peşi sıra Brezilya, Bolivya, Arjantin, Şili, Meksika, Uruguay gibi birçok ülkede sol liderlerin iktidara gelmesi, Latin Amerika’da bölgesel ve küresel siyasetin dönüşümüne yol açtı. Artık ABD’nin arka bahçesi olmaktan çıkma rotasını benimsemiş yönetimler, bölgesel bazda kendi ideolojilerine yakın diğer hükümetlerle iş birlikleri kurarken, küresel bazda ise Rusya, Çin, İran, Hindistan gibi ülkelerle ilişkilerini güçlendirdi. Yeraltı zenginliklerinin kamusallaştırılması ve gelirlerinin 2000’li yılların ilk yıllarında yurttaşların refahına katkı sunacak biçimde pay edilmesi de sol siyasetin güçlenmesine ve bölgede ABD karşıtlığının yükselmesine katkı sağladı.
Venezuela’da, ‘Bolivarcı Sosyalizm’ ya da ‘21. Yüzyıl Sosyalizmi’ olarak adlandırılan Chávez dönemi, küresel petrol fiyatlarının yükseldiği bir döneme denk geldi. Bu durum, ulusal petrol şirketi PDVSA’nın kamulaştırılması ve Punto Fijo dönemi (1958–1998) boyunca devlet aygıtına hâkim olan teknokratik elitin tasfiyesiyle birleşerek Chávez’in siyasal manevra alanını genişletti. Ülkenin petrol gelirinin arttığı bu dönemde, sandık meşruiyetine dayanan ve yoksul kesimlere doğrudan kaynak aktarılan politikalar uygulandı. Nitekim 2002 yılında 3600$ olan ülkedeki kişi başına düşen milli gelir, 2010 yılında 13600$’ın üzerine çıktı. Zaten Chavez’in sıkça andığı “21. yüzyıl sosyalizmi” de petrol rantının doğrudan yeniden dağıtımına dayalı bir sistem olarak tanımlanabilir. Öte yandan bölgede peşi sıra iktidara gelen siyasi akrabalarıyla geliştirdiği ekonomik (Mercosur, Petrocaribe), siyasal (ALBA), kültürel (Telesur) işbirlikleriyle de hem ABD karşıtlığını hem solun yükselişini hem de ekonomik işbirliklerini güçlendirdi.
Ancak sol dalganın geri çekildiği 2010’lu yıllar, Latin Amerika’da ABD yanlısı muhalefetin yeniden güç kazandığı bir dönem oldu. 2013 yılında ölen Chavez kadar karizmatik bir lider olmayan Maduro, petrol fiyatlarının düştüğü, yaptırımların arttığı, hiperenflasyonun yaşandığı bir dönemde iktidarını sürdürdü. Chavez döneminde 13 bin doların üzerine çıkan kişi başına düşen milli gelir de yeniden 2500-3000$ bandına kadar geriledi. Sonuç olarak da Chavismo’nun sandığa dayanan iktidarı, yerini Maduro döneminde daha ziyade idari ve güvenlik araçlarına dayanan bir iktidara bıraktı. Maduro’nun bu siyaset anlayışına 2024 seçimlerinden sonra, bugün Maduro’nun kaçırılmasını kınayan Brezilya lideri Lula da Silva’dan da eleştiri gelmiş, Maduro’ya bir koalisyon hükümeti kurmasını önermişti.
Latin Amerika’yı bir satranç tahtasına çeviren, hatta ABD ile Rusya’yı ve Çin’i yeniden karşı karşıya getiren asıl gerekçe için tarihsel arka planın yanı sıra yer altındaki kaynaklara da bakmak gerekiyor. Avrupalılar tarafından varlığının fark edilmesinden itibaren yer altı kaynakları sömürülmeye başlayan bu bölgede, altın, gümüş, bakır gibi maden rezervlerin yanı sıra, petrol doğal gaz gibi fosil yakıtlar da var. Hatta son dönemde dünya siyasetinin gündeminde olan nadir element rezervleri için de önemli yataklara sahip olduğu biliniyor. Bölge genelindeki rezervlerinin ötesinde, 28,5 milyon nüfusa sahip Venezuela’da piyasa değeri 18 trilyon dolara denk gelen, 300 milyar varilin üzerinde bir petrol rezervi olduğu tahmin ediliyor. Bu da dünya petrol rezervlerinin %17’sine sahip olduğu anlamına geliyor. Bunların yanı sıra Venezuela, dünyanın en büyük 8. doğalgaz, 12. demir, 15. boksit rezervlerine sahip.
Venezuela ve Latin Amerika üzerine konuşurken nadir toprak elementleri için ayrı bir parantez açmak önemli. Zira 2019’da Bolivya’da Morales’e yapılan darbeden sonra da şimdi Maduro’ya yapılan müdahaleden sonra da en çok tartışılan konulardan biri oldu. Özellikle Maduro yönetiminin 2016’da ilan ettiği “Orinoco Maden Yayı” projesiyle madencilik faaliyetlerini yoğunlaştırdığı Venezuela’nın özel bölgesinde Çin’in güçlü tavrının Trump’ı rahatsız ettiği ve ABD’yi bir hammadde arayışına ittiği açık. Bu bölgede Çin’in etkisinin olması jeopolitik anlamda ABD’yi bu yarışta geri bırakmanın yanı sıra, Amerikan yüksek teknoloji ve savunma sanayiinin geleceğine yönelik bir tehdit olarak da görülüyor. Dolayısıyla Maduro’ya yönelik müdahaleyi ABD’nin Çin karşısındaki zayıflığını bitirme girişimi ve Çin’in tedarik zinciri üstünlüğünü kırma stratejisi olarak okumak gerekir. Bu müdahaleyle ABD, Rusya ve Çin’in Batı’daki lojistik ve ekonomik bağlarına da zarar vermeyi hedefledi.
Yazının başına dönecek olursak, yüz yılı aşkın süredir ABD müdahaleleri Latin Amerika tarihinin bir parçasıdır. Bu müdahale kimi zaman diplomatik kimi zaman darbeler kimi zamansa demokratik görünümlü siyasal partiler/liderlerle olmuştur. Bugün ise iddialara dayandırılan müdahalelerle yeni bir dönem başlamıştır. Bir devlet başkanının “narkoterörizm” gibi iddialarla bir başka devlet başkanının emriyle kendi ülkesinde tutuklanması, o ülkenin siyasetine dair planlar yaptığını basın açıklamasında açıkça beyan etmesi ve şimdilik biz yöneteceğiz gibi sözler sarf etmesi, belki toplumsal etkisi bakımından değil ama siyaseten, Latin Amerika’nın o karanlık darbe dönemlerinden bile daha ileri, daha pervasız bir müdahale biçimidir. Bu müdahale, ABD müdahaleciliği tarihinde niteliksel bir eşiğin aşıldığı anlamına gelmektedir. Bu, egemen bir ulusun iradesine doğrudan el koyma girişimidir.
EMPERYALİZMİ YENECEĞİZ
ABD’nin Venezuela saldırısına Türkiye’den tepkiler artarak devam etti. Sol ve sosyalistler başta olmak üzere meslek örgütlerinden siyasi partilere, demokratik kitle örgütlerinden sendikalara dek ülkenin dört bir yanında sokak ve meydanlara çıkan binler, ABD emperyalizmini protesto etti. İktidarı ABD Başkanı Tump üzerinden “meşruiyet” arayışına girdiği hatırlatılan protestolarda emperyalist müdahalelere karşı mücadele ve bağımsızlık vurgusu yapıldı.
İstanbul’da “Emek ve Demokrasi Güçleri”nin çağrısıyla Taksim’in Tünel Meydanı’nda toplanan yurttaşlar ABD’yi protesto etti. Burada okunan ortak açıklamada, “Ekonomik abluka ile sonuç alamayınca son birkaç haftadır saldırganlığını tırmandıran ve Venezuela petrol tankerlerini askeri zor yoluyla gasp eden ABD, Venezuela’ya boyun eğdiremeyince saldırıya girişmiş oldu. Uzun bir süredir uçak gemileri, taarruz ve saldırı uçakları ve on binlerce deniz piyadesini Venezuela kıyılarına kadar sokan ABD ordusu Trump’ın emriyle saldırıya başlamış oldu” denildi. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:” Venezuela halkı ve enternasyonalizmi kuşanmış dünya proletaryası ve ilerici güçler saldırının ardından hemen sokakları doldurdu, emperyalist ABD’nin temsilciliklerine yöneldi.
DAYANIŞMAYI BÜYÜTECEĞİZ
Her fırsatta “Kardeşim Maduro, Dostum Maduro” sözlerini sarf eden, ama Amerika işgale girişir girişmez sessizliğe bürünen ve Venezuela’yı yalnız bırakan iktidarın tutumu, bu saldırıları onayladıklarını göstermektedir. Emperyalizmin dünyadaki saldırganlığına karşı duracak tek güç halklardır, Venezuela halkının gerçek dostları ise NATO üyesi devletler değil, Türkiye’li emekçilerdir. Halkların ortak düşmanı emperyalizmdir, kurtuluşumuz da emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı Venezuela’dan coğrafyalarımıza kadar birlikte mücadele etmekten geçiyor. Gazze’den Venezuela’ya ve oradan emperyalizmin saldırdığı bütün coğrafyalara kadar emperyalizme boyun eğmeyenler, emperyalizme karşı savaşanlar kazanacak! Buradan Türkiye’li işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler olarak bu saldırının karşısında bütün gücümüzle durmaya ve Venezuela halkı ile dayanışmayı büyütmeye ve birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz.”
Ankara’da ise TMMOB, KESK, DİSK, TTB’nin çağrısıyla yurttaşlar Sakarya Caddesi’nde bir araya geldi. Ortak açıklamada, “Dünyanın dört bir yanında süregelen savaş ve çatışmalarda olduğu gibi; bu emperyalist ve yağmacı saldırılar sonucunda savaş baronları, silah tekelleri ve çokuluslu sermaye grupları servetlerini büyütürken, bedeli emekçiler ve halklar ödemektedir. Yaratılan yıkım ve yağma düzeni, halklara esaret, yoksulluk ve ölüm dayatmaktadır” ifadeleri yer aldı.
SOL Parti ve SOL Genç de İstanbul’da Tünel Meydanı, Ankara’da Sakarya Caddesi, İzmir’de TAKSAV önü, Eskişehir’de Köprübaşı’nda bir araya gelerek ortak eylemlere katılım çağrısı yaptı. Eskişehir Emek ve Demokrasi Platformu da sloganlar eşliğinde Köprübaşı’ndan Ulus’a yürüdü. Platform üyeleri burada basın açıklaması okudu.

EHP, EMEP, SMF, TİP ve TÖP, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasına karşı ortak açıklama yaptı. Açıklamada, “ABD Venezuela’dan elini çek” çağrısı yapıldı.
DEM Parti de açıklama yayınladı. Açıklamada, "DEM Parti olarak, Venezuela halklarının onurlu bir yaşama kavuşma hakkının, demokrasi ve özgürlüklerin yanında olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyoruz" denildi.
∗∗∗
TÜRKİYE’NİN SESİ CILIZ ÇIKMIŞTIR
CHP’nin tutuklu Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu, "Uluslararası hukukun açık bir ihlalidir" dedi. İmamoğlu, "İlkesiz politikalar ve şahsi angajmanlarla ülkemizi yönetenlerin, bu tür küresel kırılma anlarında söyleyecek sözü kalmamış; Türkiye’nin sesi cılız çıkmıştır" ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi hesabından paylaşılan açıklamasında İmamoğlu, "Venezuela’da yaşananlar hepimize hayati bir gerçeği hatırlatıyor. Nicolás Maduro, seçimlerde halkının iradesine saygı göstermeyen, demokratik değerleri sistematik biçimde ihlal eden otoriter bir lider. Hükümetimiz, bu şaibeli seçimlerin sonuçlarını tanımış, bununla da kalmayıp Maduro’yla yakın ilişkiler kurmuştur. Ancak bir yönetimin otoriter olması, başka bir devletin askerî müdahalesini haklı çıkarmaz" dedi. (Birgün)






YORUMLAR