ÇANAKKALE DENİLİNCE

Yaşar Eyice

18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nü kutlarken, öncelikle tüm kahramanlarımızın nurlar içinde yatmalarını diliyorum.

‘Çanakkale Zaferi nedir, ne anlıyorsunuz?’ ya da ‘Ne düşünüyorsunuz?’ diye sorduğunuzda hemen herkes mutlaka ‘kahramanlık destanlarını’ anımsayacak ve dillendirecektir.

Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’den başlayacak, Balıkesirli Seyit Onbaşı’ya kadar neler anlatacaklardır, neler?

Metrekareye 680 bin kurşunun düştüğü bir gecede, binlerce şehidimizi, ‘Çanakkale Geçilmez’ diyerek vatanı için, hürriyet ve bağımsızlık için 57’nci alayımızın tamamının şahadet şerbeti içtiğini göğüslerini kabartarak, özgüvenle anlatacaklardır.

Ben ‘Çanakkale’ denilince ‘Özgür Batının, emperyalist Batı’ya karşı verdiği ölüm kalım savaşını’ anımsıyorum…

Belki bir gün ‘Batının Batıya karşı!’ sözünün uzun uzun anlatırım.

Çünkü nasıl bugünlerde, ‘andımızın okullarda okunmasını’ yasaklayan yargının ‘olumsuz kararını’ konuşuyorsak, kurtarıcımız, kurucumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kabartmalarını, fotoğraflarını ‘madalyalardan’ çıkaranları konuşuyorsak, tartışıyorsak ‘Batının emperyalistlere yalnız başlarına nasıl mücadele verdiklerini ve hiç ilgileri olmadıkları halde aralarına sahte kahramanların enjekte edilerek, pompalandıkları’ acı gerçeğini de konuşacağız…

*- BİR DEĞİL TAM DÖRT KEZ

20 yaşında orduya katılan, vatan düşmandan kurtarıldıktan sonra Balıkesir’e dönüp yokluk içinde yaşamını sürdüren, Mustafa Kemal’in askeri Seyit Ali Çubuk’un, kendisine maaş bağlanması önerisini de elinin tersiyle ittiğini, ‘Ben ülkem için savaştım, para için değil!’ dediğini acaba kaç insanımız biliyor?

Kimine göre 276, resmi kayıtlara göre ise 215 kilo ağırlığındaki top mermilerini, bir değil tam dört kez taşıyarak bir değil iki düşman gemisini batırarak bir tarih yaratan Seyit Ali Çubuk, kendisiyle söyleşi yapan yabancı gazetecilere, ‘Farkında bile değildim!’ demesi de ayrı bir övünç kaynağımızdır.

Düşünün;

İngiliz gemilerinin topları tabyayı yerle bir etmiş….

Onlarca şehit vermişiz…

Sadece Seyit Onbaşı gibi birkaç kahramanımız hayatta kalmış ve onlar da şehitlerin arasında hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi Mustafa Kemal’in verdiği emri yerine getiriyorlar.

Tarihin seyrini değiştiriyorlar…

*- DUALARIMIZ ONLARLA

Ya 57’nci alayımıza ne demeli?

Pikniğe değil, ölüme gidiyorlar, güle eğlene…

Ve bir daha onların anısına bir daha 57’nci Alay kurulmayacak, yaratılmayacaktır…

Tarihte ‘kahraman’ olarak kalacaklardır…

*- ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Ne acıdır ki;

Nedense bu yıl birçok kuruluştan ‘çıt çıkmadı…’ son saniyeye kadar…

Ama bizler onların heyecanı ile büyümüştük.

Nasıl 29 Ekimleri, 30 Ağustosları, 9 Eylülleri hiç unutmadan, adeta beynimize kazıyarak, yüreğimizin derinliklerine yerleştirerek büyüdüysek, ‘Çanakkale Geçilmez’i de öyle bildik, yaşadık…

Yaşıyoruz da!...

‘Çanakkale Geçilmez!’ bizim için en büyük slogandı…

Özellikle mahalleler arasında futbol maçları yaparken, her defansta, yani topun kalemize geçmesine izin vermediğimizde büyük bir özgüvenle havaya sıçrar ‘Çanakkale Geçilmez!’ diye bağırırdık…

İnanın benim ve benim gibilerin bildiği tek ve en önemli slogandı ‘Çanakkale Geçilmez!’

Kahramanlık Türküleri denilince aklımıza hep Çanakkale gelirdi…

Düşünebiliyor musunuz?

Metrekareye 680 bin kurşunun düştüğü bir gecede, binlerce şehit verdik.

‘Nurlar içinde yatsınlar’ diyoruz…

*- ŞAN ve ŞEREFLİ PARLAK SAYFA

Çanakkale Savaşı, 1. Dünya Savaşı'nın sonlarına yaklaşırken 1915- 1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadasında Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.

Çanakkale savaşı, Birinci Dünya Savaşı içindeki, tarihin en kanlı bölümü olarak bilinir.

Türk’ün sayısız zafer, şan ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır.

1. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre önce, 1911-1912 yıllarında Osmanlı Devleti son Afrika topraklarını İtalya’ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan hezimeti ise, Rumeli’deki son Türk hakimiyetini silip süpürmüştür.

Bulgar ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, 500 yıldır Türk olan Rumeli’nin kaybı, İstanbul ve Boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarında siyasi yalnızlığımızın doğal bir sonucu olarak değerlendirilmiştir.

İngiltere başkanı Lloyd George ve Bahriye Nazırı Churchıll ‘fırsat bu fırsat!’ diyerek emperyalistleri Gelibolu Yarımadası’na yani Çanakkale Boğazı’na götürerek hem bize hem de Ruslara büyük darbe vuracağını düşünmüşler ama Türk’ün gücünü hiç hesaba katmamışlardır.