Mutlak butlan değil mutlak monarşi arayışı

Mutlak butlan kararı sadece CHP'yi kimin yöneteceğine dair bir yargı kararı olarak kabul edilemez.

Bu karar aynı zamanda Anayasa'nın askıya alındığı, seçimlere dair tüm süreci işleten YSK'nin fiilen işlevsiz kılındığı, hatta ve hatta içinde rekabetin olduğu seçimli bir rejimin son bulduğu anlamına gelir. Mahkemelerin aldığı bu karar ve YSK'nin bu tutumuyla birlikte, Türkiye'de yapılacak hiçbir seçimin, kurulacak hiçbir sandığın anlamı kalmayacaktır.

Bu bağlamda mutlak butlan kararını sadece CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in görevden alınıp yerine Kemal Kılıçdaroğlu'nun atanması olarak okumak, bu durumu hukuk çerçevesinde değerlendirmeye çalışmak, buradan bir yol arayışına girmek manasız bir çaba olacaktır.Erdoğan-Bahçeli ittifakı, bu hamleleri atarken iki şeye çok güveniyor. Elindeki devasa bürokratik aygıt ve mali güç ilk sıradaysa, ABD Başkanı Trump da ikinci sıradadır.

Öyle görünüyor ki Ortadoğu'yu ABD-İsrail ekseninde yeniden dizayn etmeye çalışan emperyalist politikalar Türkiye'deki rejimi de kendi çıkarları için Erdoğan eliyle dizayn etmeyi tercih ettiler. Tercihlerini yine Erdoğan'dan yana kullandılar.

Cumhur İttifakı iktidarda kalmak için bu desteğin yeterli olmayacağının farkında. İşte tam da burada Erdoğan'ın güvendiği üçüncü kesim yine devreye girdi. Bu kesim muhalefetin içinden çıkan ve Erdoğan ne zaman sıkışsa can simidi uzatan kişilerden oluşuyor. Son mutlak butlan kararını ve bunu kabul eden Kılıçdaroğlu'nu da bu gelişmelerden bağımsız değerlendiremeyiz. Bu karar sonrası yaşanan gelişmeler, iktidar cenahından gelen açıklamalar ve yandaş medyanın meseleye yaklaşımı gösterdi ki Kılıçdaroğlu'ndan bu uluslararası planda Erdoğan'ın işini kolaylaştıracak bir işlev görmesi bekleniyor. O yüzden mesele sadece bir CHP meselesi değildir. Her siyasi partinin de bu planın parçası olmayacak bir tutum alması hayati önemdedir.

Tekrar Erdoğan'ın muhalefetten ana şansına dönersek;

Mutlak butlan görevini kabul eden Kemal Kılıçdaroğlu ve “muhalif” isimlerin bugün aldığı tutumu anlamak için yakın geçmişe dönmekte fayda var. Deniz Baykal eski CHP genel başkanı olarak Erdoğan'a siyaset yolu açan 7 Haziran seçimleri sonrası aldığı rolle onu daha da güçlendiren en önemli isimlerden biriydi. Baykal sonrası Kılıçdaroğlu'da benzer yanlışları tekrarladı.

Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığı, referandumda ıslak imzasız tutanakların kabulü, Altılı Masa, adaylık dayatması...

Kılıçdaroğlu'na ait “destek” liste uzayıp gidiyor. Ama ifade etmek gerekiyor ki Kemal Kılıçdaroğlu'nun altın vuruşu mutlak butlan kararında aldığı tutum oldu. Bu kadarını en yakınındakilerin bile beklemesi imkânsızdı. Mutlak butlan olarak atanan Kılıçdaroğlu son 15 yıl içerisinde birçok kez Erdoğan'a can suyu oldu. Ama ülkenin bu kritik döneminde, bu koşullar içindeyken aldığı bu tutumu sadece bir "yol kazası" veya "değirmene su taşımak" gibi kavramlarla açıklamak çok hafif kalacaktır. Bugün durduğu nokta tüm bunların çok ötesindedir.

Çok açık ki tüm bu yaşananlar bir iktidar oyunudur. Saray entrikasıdır. Halk desteğini kaybetmiş, raf ömrü çoktan tükenmiş, her anlamda çürümüş bir rejimin 80 milyon insana kendini zorla dayatmasıdır.

Sokaktan yükselen ses, kamuoyu yoklamaları ve son yerel seçimler de Erdoğan kültünün aşındığını, AKP'nin ve onun temsil ettiği yapının büyük bir çözülme yaşadığını gösteriyor. Ülkede yıllardır devam eden ekonomik, siyasal, sosyal kriz, geniş halk kesimleri ile Cumhur İttifakı arasında kapanmaz bir uçurum yarattı. İktidar bloku ne yaparsa yapsın, Erdoğan ne söylerse söylesin durumu tersine çevirmeyi başaramadı.

İktidar bu çaresizlik içinde çıkış yolunu muhalefete saldırmakta, ülkede son kalan demokratik hakları gasp etmekte ve en nihayetinde de sandığı çalmakta arıyor. CHP'yi yargı marifetiyle devre dışı bırakarak siyasetin akacağı yatağın yönünü değiştirmeye çalışıyor.

Erdoğan ve Saray çevresi; sayıları her geçen gün artan kadınların, gençlerin, emeklilerin, emekçilerin değişim talebi ve iradesini bu yolla kırabileceğini düşünüyor.

Türkiye, bir yönü zifiri bir karanlığa çıkan keskin bir yol ayrımından geçiyor. Bu süreçte kişisel, grupsal, partisel hesap üzerinden oluşturulacak bir muhalif siyaset, özü itibarıyla iktidar cephesinin yanında konum almak anlamına gelecektir. Meclis'te alınacak üç beş koltuğa, basit ittifak hesaplarına gömülmüş bir muhalefetin tüm bu olan bitenle baş etmesi mümkün değil. İktidarın olağanüstü saldırılarına karşı olağanüstü ortak bir direniş sergilenmek durumundadır. Mesele çoktan bir partinin, bir ismin meselesi olmaktan çıkmıştır.

Monarşiye karşı demokrasiyi, baskı ve otoriterliğe karşı özgürlükleri, İslamcı rejime karşı laikliği, şiddet ve savaşa karşı barışı savunanların ortak bir direniş cephesinde buluşmasından başka bir çare yoktur.